Deprem Sonrası Ne Yapılacağına Geçmeden Önce Ne Olduğunu Konuşalım mı?

Bundan sonra gülebilecek miyiz? Bazılarımız daha erken ve kolay, bazılarımız ise daha geç ve zor bir şekilde ama muhtemelen birçoğumuz bir anda eski hayatına dönmüş bulacak kendisini.  Korku, çaresizlik, umutsuzluk gibi tüm duygularımız yok mu olacak? Hayır, onlar hayatımızın her zamanında olduğu gibi bundan sonra da elbet bizlere günlük hayatımızda eşlik edecekler. Belki bir apartmana baktığımızda aklınıza gelecek, Bayraklı’da enkazın kaldırıldığı boş yerleri görünce içiniz sızlayacak, ufak sarsıntılar tetikleyecek… Ama bunları yaparken sevdiklerimizin yanında güvende hissettiğimiz, yine güldüğümüz, daha günlük sorunları dert edindiğimiz zamanlar da olacak. İnsan olarak hayatta kalabilmek için adapte olma becerimizin ne kadar yüksek olduğunu unutabiliyoruz bazen. Her acıyla karşılaştığımızda sonsuza kadar sürecek gibi geliyor. Bazen sürmesini istiyoruz hatta, bu acıyı hiç unutmak istemeyebiliyoruz. Bazen ise başkaları kadar acıyı içimizde hissetmeyip kendimizi sorgulayabiliyoruz. Bunların hiçbiri tek başına bizi merhametli, melankolik ya da acımasız yapmıyor aslında; sadece insan yapıyor. Ancak neler yaşayacağımıza da geçmeden önce ne olduğunu konuşmak gerekiyor.

Başlamadan önce sık sık gördüğünüz yas ve travma kavramı kısacık açıklamak istiyorum. Yaşanılan şeyler kişinin hayatında herhangi bir kayba yol açıyorsa kişi yas sürecini deneyimlemeye başlıyor. Yas sürecini daha detaylı anlatmak için epey zaman harcamak gerekir. Ancak, o kadar detaya girilmese de, bir noktanın altını çizmekte fayda var. Yas sürecinin sağlıklı tamamlanması demek, o yaşantıyı hafızadan silmek ya da hiç etkilenememek anlamına gelmiyor. Aksine, olayı kabullenmeyi içeriyor. Şimdi gelelim travma kavramına. Eğer ki fiziksel varlığınız için bir tehdit veya kaybetme tehlikesiyle çarpıcı bir şekilde yüzleşiyorsanız bu da travma oluyor. Hayatınızı cam bir fanus ile korunan bir yapı olarak içinde hayal edin. Çevresindeki cam fanus bir nevi sizin hayatınızın güvenlik bariyeri. Travma, hayatınızın çevreleyen bu cama atılan her bir taşın kendisi. Bazen tek bir taş çok büyük olabiliyor; bazen ise birden fazla küçük taş derin çatlaklara sebep olabiliyor. Bu cam darbe almaya ne kadar hazırlıksız yakalanırsa da o kadar hasar görebiliyor. Aynı afetlerde olduğu gibi.

Aslında yas ve travma hayatımızın bir çok alanında karşımıza çıkıyor: Bir iş kaybedildiğinde, bir ilişki bittiğinde, sebebi ne olursa olsun bir evden taşınıldığında, eğitim hayatı boyunca yaptığımız okul değişikliklerinde. Bunların hepsinde büyüklü küçüklü travma veya yas süreçleri yer alıyor. Ancak olaylar aynı olsa da, bazısı evden taşınmak oldukça kolayken, bazısı için zorlanmalara yol açabiliyor. Çünkü tüm bu süreçlerin deneyimlenme aşamasını değiştiren çok fazla etken var. Yüksek lisans eğitimin kapsamında da bireylerin yas sürecini farklılaştıran etkenleri inceleyen bir çalışmayı tamamlamış birisi olarak,  bunların hepsini açıklamanın pek mümkün olmadığını biliyorum. Bu sebeple, yazının amacı bu nedenleri tek tek açıklamak değil . Ancak bu yazı ile altı çizilmek istenen şey, konunun kendisi; yani bu yaşantılar karşısındaki deneyimsel farklılıklar. Başka bir deyişle bireyin biricikliği.

30.11.2020 Cuma günü İzmir’de çok ciddi hasarlara yol açan, tanımlamakta zorlanılan bir olay yaşandı. Herkesin bildiği adıyla deprem. Peki deprem herkese ne ifade etti? Enkazın altında yakını olan için veya aksine depremden hiçbir fiziksel hasar yaşamayan kişiler için yaşanan deneyimi aynı kelimeyle ifade edebilir miyiz? Hatta birebir aynı durumla karşılaşılsa bile herkes için aynı kelimeyi kullanmak ne kadar doğru olur?

Bugün tam 8 gün geçti depremin üzerinden. İnanması zor bir yanı var bu gerçeğin. Hem çok olmuş gibi hem de daha dün olmuş gibi değil mi? Bu süre içerisinde özellikle sosyal medyanın da etkisiyle bir çok duygu deneyimlendi ve bir çok bilgiye ulaşıldı. Şöyle bir özet geçeyim ben de. İlk günden itibaren, içindeki yardım etme arzusunun etkisiyle birçok insan yapacağı yardımı açıkladı. Bu kişiler ellerindeki imkanlar doğrultusunda ne yaparak yardım verebiliyorlarsa onları ortaya döktüler. Kuaförler çıkıp saç yıkama hizmeti verdi, yemek sunan yerler yemek, evcil hayvanlarla ilgilenenler barınma… Gerçekten güzel bir dayanışma deneyimine tanıklık ettik. Bu yazıyı okuyanlar da belki bir tarafından tuttular bu dayanışmanın. Üstelik bu yardımı sağlayan kişiler arasında aynı gün aynı depremi yaşamış insanlar da bulunuyordu. Ne büyük bir özveri ve fedakarlık değil mi? Peki madem bu kadar derinden sarsan bir yaşantı yaşadık insanlar kendilerinde bu gücü nasıl buldu? Sahi, bazı insanlar da durup sadece izlemeyi tercih etti. Bu insanların hepsi yardımsever olmadığı için mi olduğu yerde durdu?

İnsan hayatını tehlikeye atan bir uyaran ile karşılaşınca yoğun bir kaygı duygusu ile sarmalanır. Bu sarmal insanın içgüdüsel olarak hayatta kalma dürtüsünü harekete geçirir. İşte burada yol üçe ayrılır; kaç, savaş ya da donakal. Kişi kendi varlığı için tehdit yaratan bir durum karşısında bu üç yoldan birine başvurur. Çevrenizde deprem anında koşup çıkmaya çalışan (kaç), bulunduğu ortamdan güvenli bir yer yaratmaya çalışan (savaş) ya da hiçbir şey yapamadan duran (donakal) insanlar muhtemelen vardır. Yani herkesin, daha ilk andan itibaren aynı tehdit karşısındaki davranış şekli birbirinden son derece farklı olabilir. Epey basit bir anlatımla açıklamak gerekirse, çok kısa bir süre içinde beyin hangi yöntemin daha işlevsel olduğuna karar verir ve kişinin davranışları bu şekilde gelişir. Bu kararın yeterince hızlı alınabilmesi için ise bakış açısının daraltılması gerekir. Olumsuz duyguların aslında bizim için en kıymetli görevi budur. Olumlu duyguların aksine, olumsuz duygular bizim bakış açımızı daraltarak hızlı çözüme ulaşmamıza yardımcı olur.

Bu süreçte sıkça karşılaştığınız paylaşımlardan birisi de muhtemelen “Olumsuz duyguları yaşamanız normal. Şu an anormal olan bir şeye normal tepkiler veriyorsunuz.” mesajını içeren yazılar oldu. O yazıların alt metnini de aslında olumsuz duyguların bu işlevleri dolduruyor. Kendinizi hala tehlike altında hissettiğiniz için hayatınızı kurtarabilecek hızlı kararlar almanızı mümkün kılabilmek adına bu olumsuz duygulara ihtiyacınız var. Yine bu paylaşımlarla ilgili, belki ayrıca hatırlatılması gereken bir başka şey de, normal kelimesinin anlamı. Normal kelimesi “norma uygun olmak” anlamını taşır. Yani, bu paylaşımlar deprem karşısında verdiğiniz tepkilerin norm ile uyumlu olduğunu söylüyor. Ancak, bir şeyin normal olması o şeyi kolay kılmıyor. Normal olmasına rağmen zorlanmalar da elbet yaşanabilir. Bu noktada travma için yaptığım benzetmeyi de hatırlamak da fayda sağlayabilir. Cam bir fanusa bir taş atıldığı zaman, mutlaka bazı çatlaklar meydana gelir. Ancak bu taşın tam olarak oluşturacağı çatlağın boyutunu anlayabilmek için biraz beklemek gerekiyor. Henüz çatlamaya devam eden bir cama yapılan bir müdahale sırasında, sağlam gibi gözükmesine rağmen zayıflayan bir yere dokunulduğu zaman daha büyük çatlaklar yaratılabilir değil mi? İşte bu yüzden şu anda psikolojik müdahaleye başvurmadan önce biraz beklenmesi gerekebiliyor. Bunun yanında, yaşanan zorlanmalar için şu anda henüz bir başa çıkma becerisi bulunmamış olmasının, profesyonel yardım almadan bulunamayacağını anlamına gelmesini söylemek için de henüz erken. Kendinize zaman tanımanız bu bağlamlarda oldukça önemli.

Peki sadece ilk anda verilen tepkiler mi birbirinden farklı? Burada da sık sık bahsedilen başa çıkma becerileri kavramını da açalım. Başa çıkma becerileri, kişinin deneyimlediği bir zorlanma karşısında başvurduğu problem çözme becerileridir. Bu zorlanmayı bir romantik ilişkideyken terkedilmek olarak da alabilirsiniz ertesi gün son derece zor olan bir iş sunumu yapmak zorunda olmak da; anne – baba olmak da, boşanmak da. Bu örneklerden en az birisini hayatınız boyunca deneyimlemişsinizdir. En azından çevrenizde deneyimleyen birisine tanıklık etmişsinizdir. O yüzden bir düşünün: Aynı olay karşısında tanıklık ettiğiniz herkes, siz dahil, aynı mı davrandı? Herkesin yaşadığı zorlanmalar karşısında başvurduğu başa çıkma becerileri birbirinden son derece farklı. Bu becerilerinin herhangi birinin herkese fayda sağlayabileceğini düşünmek ise yanlış bireyin biricikliğini göz ardı etmek oluyor. Buna rağmen, geçtiğimiz hafta sosyal medyada çok sayıda öneri içeren paylaşım yer aldı. Herkes, iyi niyetiyle, yardımcı olabileceğini düşündüğü yöntemleri dolaylı ya da direkt yoldan önerdi. Bazıları enkaz görüntüleri paylaşarak dolaylı bir şekilde kullandığı başa çıkma becerilerini sundu. Bazıları kendi yaptıklarını ifade edip direkt yoldan önerdi. Bazıları kendi duygularını paylaştı. Bazıları arada buldukları bir olumlu duyguya tutunmaya çalıştı ve diğerlerini teşvik etmeye çalıştı. Fakat, bir diğer yandan da kısa süre içinde sosyal medyada paylaşılan şeyler sanki aynı ağızdan çıkarmış gibi birbirine benzemeye başladı. Siz de fark ettiniz mi? Herkes aynı anda enkaz fotoğrafı paylaştı; sonra aynı anda paylaşmaktan vazgeçti. Herkes aynı anda gönüllüğünü ilan etti; aynı anda sustu. İşte tam burada son derece adına önemli olduğunu düşündüğüm bir noktanın altını çizmek istiyorum.

Sosyal medya mecralarında bana göre aslında şu oldu; aynı yöntemi kullanan ve eş zamanlı olarak paylaşım yapanların sayısı o an için fazla ise diğer tüm kullanıcılar onun etkisiyle hareket etmeye başladı. Çünkü o sırada sosyal medya kullanan kişilerin muhtemelen hepsi bir başa çıkma becerisi arayışı içerisindeydi. Bu durum ise kişinin kendi başa çıkma becerilerini keşfetmeye yeterli zamanı ayırmasını engelleyerek başkalarını modellemeye başlamasına yol açtı. Aslında bir süre son derece otomatik olarak, üzerinde fazla düşünülmeden yapıldı bu modelleme. Dolayısıyla, özellikle zaman geçtikçe, kişiler bir yönteme başvurmalarına rağmen bir gelişme olmadığını fark etmek yardım sağlayıp daha iyi hissettirmek yerine çaresizlik gibi olumsuz duyguları beslemiş oldu. Özetle, henüz daha ne olduğunu anlayamadan, ne yapılacağı konuşulmaya başlandı.

Yazımı okuyanlar, değinilmesi gereken çok daha önemli noktalar varken çok yüzeysel bir detaya değindiğimi düşünebilirler. Evet bence de değinilmesi gereken çok daha önemli noktalar var. Ancak bazı noktalar çok önemli oldukları için farklı kişileri nasıl etkileyeceğinin öngörülemediği dijital ortamlarda değinilmemeleri gerektiği kanaatindeyim. Bununla beraber, bir şeyin önemli olmasının, ona her zaman öncelik tanımadığını hatırlatarak bitirmek istiyorum. O yüzden kendinize “Şimdi ne yapacağım?”  diye sormadan önce “Tam olarak ne oldu?” sorusunun cevabını bulduğunuzdan emin olmanız son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Daha güzel günlerde görüşmek dileğiyle.

Psikolog ve Uzman Psikolojik Danışman

Hazal KAHRAMAN

258